Osmanlı Türkiye'sinde Ahilik İhtisap Kanunları ve Kadı Narhları: Eşya, Gıda Maddelerinin Kontrolü
Cumartesi, 14 Nisan 2012 11:11
Uluslararası Güvenilir Gıda Derneği "Osmanlı Türkiye'sinde Ahilik İhtisap Kanunları ve Kadı Narhları: Eşya, Gıda Maddelerinin Kontrolü" Paneli
Libya’ya, Mısır’a Bakarken Öz Kültürüne Fransız Kalanlar
Dr.Hayati BİCE
Libya’da devam eden ayaklanma hakkındaki tartışmaları izlerken ülkemizde müzminleşmiş (kronikleşmiş) bir aydın hastalığının tipik bir örneğine daha tanık oldum. NTV’nin ‘âkîl gazetecisi’ Oğuz Haksever’in moderatörlüğünü yaptığı bir programda(1) Libya olayları, gazeteci ve Uluslararası İlişkiler uzmanı akademisyenler arasında konuşulurken bu durum ortaya çıktı. Bir konuşmacı, Libya’daki ayaklanmanın sosyal zemini hakkında konuşurken öylesine bir semptom (bulgu) ortaya konuldu ki, sadece bu bulgu ile -sadece o akademisyenimiz değil kendi kültürüne yabancılaşmış aydın modeli- bazı okumuşlarımızdaki hastalığın ciddiyetini anlamak mümkündür.
Program katılımcılarından akademik kökenli bir Uluslararası İlişkiler uzmanı olan Dr. Cengiz Aktar, Kaddafi’nin 42 yıllık diktatörlüğüne karşı nitelikli ve örgütlü muhalefet olmadığını belirterek Libya’daki muhalefeti anlatırken “futtuvva” isimli bir grubun da Libya muhalefet örgütlenmesinin önde gelen unsurlarından olduğunu söyledi. “Futtuvva” kavramını –muhtemelen- Kuzey Afrika ile açık/örtülü sömürgecilik döneminden kalan ilgisi ile Libya olaylarına geniş yer veren Fransız basınından iktibas ettiğini düşündüğüm Cengiz Aktar’ın sadece bir isim olarak anıp geçtiği bu grubun kimlerden oluştuğu, nasıl organize olduğundan hiç bahsedilmedi. Sanıyorum programı izleyenlerin çoğunluğu; bu sözcükten hiçbir şey anlamadan -işittikten hemen sonra- unutup gitmiştir.(2)
Arabca kelimelerin Batı dillerine aktarılma kalıbını bilenler için anlaşılır bir durumdu ki “futtuvva” kelimesi aslında “fütüvvet” kelimesinden başka bir şey değildi. İslâm dünyasında “fütüvvet” kavramını terim olarak işleyip sosyal bir organizasyonun ideolojisine beşik yapmış bu ülkenin bir aydınının bu aymazlığı, aslında ibret verici oluşu yanında acı bir gerçeğimizdir. Konu, bu nedenle, sadece bir aydının ‘dil sürçmesi’ olarak değerlendirmek ötesinde Türk aydınının asırlardır muzdarib olduğu öz kimliğine yabancılaşma hastalığının bir tezahürü olarak değerlendirilmeğe müsaittir. Bu yazıyı yazmama neden olan güdü, tam da budur.
Peki neydi Libya’daki halk ayaklanmasını yürüten sosyal unsurlardan “fütüvvet” yapılanması?
“Lâ Fetâ İlla Alî…”
Kelime anlamı ‘yiğitlik’ olan Fütüvvet kavramı Arabça bir kelime olan ve "delikanlı, yiğit, eli açık, iyi huylu" anlamındaki ‘fetâ’ kelimesinden gelmektedir. Fütüvvet kelimesine sözlüklerde soy temizliği, mertlik, gençlik, delikanlılık, cömertlik, eli açık olma gibi anlamlar da verilir. Klasik edebiyatımıza giren bir deyim olarak “Lâ Fetâ İlla Alî, Lâ Seyfe İlla Zülfikâr” (Hz. Alî’den başka yiğit; Zülfikâr’dan başka kılıç yoktur…) tamlaması kelimenin bu anlamlarını tam manâsıyle içerir.
Hep düşünmüşümdür: “Acaba Hazret Sultan Yesevî bugünkü dünyada yaşıyor olsa idi, mesajlarını topluma iletmek için nasıl bir yöntem izlerdi?” Ya da: “Bugünün Yesevîsi nasıl birisi olurdu?”
Dr. Hayati BİCE
Bu soruları yanıtlamak için tarihte yaptıklarından hareket etmekten, Yesi’deki Yesevî dergâhında yaşananları yansıtan menkıbelerden yola çıkmaktan başka bir yöntem yok görünüyor. O halde öyle yapalım…
Ahmed Yesevî’nin irşad yöntemini incelediğimizde içerisinde yaşadığı topluma, o toplumun dilinden ve kolayca anlayabilecekleri kavramlar aracılığı ile hitab ettiği görülür. Sadece neden şiirlerini Türkçe söylediğini izah ettiği hikmetinde mahşer yerinde mutlu olacak kişilerin Burak’a ata biner gibi binerek, başlarındaki börkleri de gösterişli bir şekilde takacaklarını ifade eden sahneyi hatırlayalım.(1) O zaman hemen söyleyebiliriz ki, Yesevî bugün yaşasaydı öncelikle Kur’an ve hadis anlamını kavramaları için topluma Kur’an-ı Kerîm ve sünnet mesajlarının ulaşması için en etkili yöntemleri tercih edecektir. Bu yöntem ise günümüz şartları göz önüne alınırsa görsel medya olan TV, sinema ve internet olurdu. Bu araçlar kullanılarak topluma mesaj iletilmesinde kullanılacak dil de günün yaşayan Türkçesi olmak durumunda idi. Ancak mesajın yeryüzünün global bir köy haline geldiği günümüz dünyasının tüm insanlarına ulaşması için yaygın dünya dillerinde de tebliğ imkânlarının zorlanması gerekecekti. Daha 16. yüzyılda Yesevî dervişi Sultan Ahmed Hazînî tarafından kaleme alınan risâlelerde Yesevîyye tarikatının olmazsa olmaz şartları arasında sayılan “mekân” konusunu hatırladığımda Yesevîlik şanına layık bir merkez dergâh-âsitâne teşkil edileceğini de tahmin ediyorum. Yesevî külliyesinin mimarî ayrıntılarına dikkat edilirse bu dergâhta zengin bir kütübhane, iyi organize edilmiş bir arşiv-müze mutlaka bulunacaktır. Halvete girecek dervişler için kırk hücreli bir halvethane, misafirler için konaklama tesisi, fukaraya hizmet verecek bir mutfak ile bir sosyal tesis külliyenin bölümleri arasında yer alır.
Uşak Esnaf ve Sanatkarlar Odaları Birliği 11-17 Ekim “Ahilik Haftası” etkinlikleri kapsamında kortej yürüyüşü ve tören düzenledi.
Sabah saatlerinde Atatürk Anıtı’na çelenk konulmasıyla başlayan Ahilik Haftası kutlamaları mehteran eşliğinde kortej yürüyüşü ve belediye önündeki törenle devam etti. Törene Uşak Valisi Özdemir Çakacak, Belediye Başkanı Ali Erdoğan, Alay Komutanı Jandarma Albay İsmail Özcan, Uşak Milletvekilleri Mustafa Çetin, Nuri Uslu ve Osman Coşkunoğlu ile çok sayıda davetli katıldı. Vatandaşların da yoğun ilgi gösterdiği törende Uşak Terziler Odası tarafından hazırlanan ve Kız Meslek Lisesi öğrencilerinin sergilediği 32 parçadan oluşan mini defile yoğun ilgi gördü. Kırşehir Esnaf ve Sanatkarlar Odaları Birliği’nden gelen bir ekibin geleneksel kuşak bağlama töreni de ilgiyle izlendi. Ahilik haftası kutlamaları yılın Ahisi seçilen Fahri Ekiz’e ödülü verildi.Esnaf ve Sanatkarlar Odaları Birliği Başkanı Sadettin Öztürk, açılış konuşmasında ahi teşkilatının önemine değinerek esnafın taşıması gereken özellikler üzerinde durdu.
BURSA BÜYÜKŞEHİR BELEDİYESİ BAŞKANVEKİLİ ABDULLAH KARADAĞ, AHİLİK HAFTASI ETKİNLİKLERİ KAPSAMINDA ESNAFI AĞIRLADI.
Osmanlı Devleti’nin kuruluşunda büyük rol oynayan ve 13’üncü yüzyılda görülmeye başlayan esnaf kuruluşu olan Ahilik, çeşitli etkinlikle kutlanıyor. Ahilik Haftası etkinlikleri kapsamında esnaf odalarının temsilcilerini ağırlayan Büyükşehir Belediye Başkanvekili Abdullah Karadağ, ahilik geleneğinin günümüzde de yaşatılıyor olmasının büyük önem taşıdığını söyledi.
Bursa Sanayi ve Ticaret İl müdürü Mahmut İnan, Esnaf ve Sanatkarlar Odası Başkanvekili Hüseyin Köse ile esnaf odalarının temsilcileri Ahilik Haftası etkinlikleri kapsamında Büyükşehir Belediyesi Başkanvekili Abdullah Karadağ’ı ziyaret etti. Tarihi Meclis Salonu’nda gerçekleşen ziyarette konuşan Başkanvekili Karadağ, unutulmaya yüz tutmuş ahilik geleneğinin günümüzde de yaşatılıyor olmasının büyük önem taşıdığını vurguladı. Ahilik teşkilatının iş ahlakını yayan ve benimseten bir kuruluş olduğunu hatırlatan Karadağ, “Alın teriyle kazanılan bir sermaye olmayınca toplumda çeşitli sıkıntılar yaşanıyor. Bu nedenle bir ahilik kültürüyle yoğrulan esnafımız toplum yapı içinde büyük önem taşıyor” dedi.
Esnaf ve Sanatkarlar Odası Başkanvekili Hüseyin Köse de Bursa’daki esnaflar olarak Ahilik geleneğini en iyi şekilde yaşatmaya çalıştıklarını söyledi. Köse, özellikle son dönemde Büyükşehir Belediyesi’nin kendilerine sağladığı desteklerden dolayı Başkan Altepe ve tüm meclis üyelerine teşekkür etti.
AHİLİK HAFTASI İSTANBUL TAKSİM'DE KUTLANDI
Ahilik Haftası dolayısıyla Taksim'de yürüyüş düzenleyen İstanbul Esnaf ve Sanatkarlar Odaları Birliği, Cumhuriyet Anıtı'na çelenk bıraktı.
Ahilik Haftası, Türkiye'nin birçok yerinde olduğu gibi İstanbul'da da çeşitli törenlerle kutlanıyor. İstanbul Esnaf ve Sanatkarlar Odaları Birliği (İSTESOB), Ahilik Haftası nedeniyle Galatasaray Lisesi önünden Taksim Meydanı'na yürüyüş düzenledi. Yürüyüşün ardından Cumhuriyet Anıtı'na çelenk bırakıldı. Basın açıklamasını yapan İSTESOB Başkanı Faik Yılmaz, "Ahilik Haftası'nı kutluyoruz. Osmanlı'da çöküş, ahiliğin bitmesiyle başlamıştır. Bugün Taksim'de yürüdük. Kapalıçarşı'da ahilik duası edeceğiz. Yılın ahi babasına kaftan giydireceğiz. Almanya'da 1983 yılında gittiğimde bana oradakiler ahiliğin prensiplerini uyguladıklarını söylediler. Biz de değerlerimizi sahip çıkmalıyız" dedi.
Osmanlı Dönemi Türk-Ceneviz Ticareti
Ceneviz, henüz Osmanlı Beyliği tarih sahnesine çıkmadan önce, Akdeniz, İstanbul ve Karadeniz’deki kolonileriyle ticarette önemli bir konum elde etmişti. Bu konumunu bazı kesinti dönemlerine rağmen, İstanbul’un fethinden kısa bir süre sonrasına kadar sürdürdü.
Kate Fleet’in yakın zaman önce Türkçe’ye kazandırılan kitabı “Erken Osmanlı Döneminde Türk Ceneviz Ticareti” Türkiye İş Bankası Yayınları arasından yayınlandı. Kitapta Ceneviz ve Osmanlı arasındaki ticaret vesikalar ışığında ele alınıyor. Ayrıca Aydın ve Saruhan gibi Anadolu Beylikleriyle vuku bulan ticari münasebetler, Ceneviz’in ticari yetenekleri açısından söz konusu ediliyor.
Osmanlı Öncesi
Kitabın kapsamına giren yüzyıllar (13. ve 14. yy) arşiv malzemeleri ve özel kayıtlar açısından oldukça fakir olduğundan ticaret gibi karmaşık ilişkiler ağını ortaya çıkarmak çok kolay bir uğraş olarak görülmemelidir. Dolayısıyla Fleet’in çalışması çoğunlukla Ceneviz noter kayıtlarına dayanmakla beraber, elde var olan kısıtlı belgelerin tamamına bakıldığı görülmektedir.
Osmanlı – Ceneviz ticareti ele alındığında, dolayısıyla Ceneviz’in İslam dünyasıyla ilişkisi ortaya çıkmaktadır. Osmanlı Devleti, özellikle 14. yüzyılın ikinci yarısından sonra, bulunduğu konum itibariyle Ceneviz, Venedik gibi deniz tüccarlarının Anadolu Beyliklerine giriş kapısı durumundaydı.
12. yüzyıldan itibaren Anadolu’nun hâkimi Selçuklular idi. 13. yüzyıl ortalarından (1243) itibaren Anadolu’nun çoklu siyasi yapısı içinde Cenevizlerin kolonileri, daha çok beylikle anlaşma imzalaması ve ticaretini tehlikeye düşürmemesi gerekiyordu. Ayrıca Ceneviz – Venedik ticarî çekişmesinin İtalya’dan Akdeniz’e taşındığını, neredeyse adım adım birbirlerini takip ettiklerini düşünürsek, Ceneviz’in ticaretini koruması için siyasî anlamda oldukça esnek olması gerektiği ortaya çıkmaktadır.
Prof. Dr. İdris Bostan’ın 25 yıllık bir çabaya dayanan araştırmaları, açık ve kesin bir biçimde ortaya koyuyor ki, Türkler asla sırtlarını denize dönmemişler ve Osmanlı denizciliğinin boyutlarını uluslararası bir düzeye taşımışlardır.
Erhan Afyoncu, İdris Bostan ile konuştu ve Bostan’ın şu sıralar piyasaya çıkan kitabının can alıcı noktalarını öne çıkardı…
Tarih boyunca, Türklerin hep denizlerden uzak kaldığı anlatılır. Bunun nedeni, denizcilik tarihimizle ilgili fazla araştırma yapılmamış olmasıdır.
Osmanlı denizciliği konusunda 25 yıldır arşivlerde araştırmalar yapan ve bu alanda, dünyadaki birkaç uzmandan biri olan Prof. Dr. İdris Bostan’ın Nisan 2005’te Bilge Yayınları arasında çıkan ‘Kürekli ve Yelkenli Osmanlı Gemileri’ isimli yapıtı, denizciliğimize nasıl da haksızlık ettiğimizi, bilgi ve belgelerle ortaya koyuyor.
Prof. Dr. İdris Bostan, araştırmalarına dayanarak, Osmanlıların Akdeniz’deki bütün gelişmeleri takip ettiklerini ve en büyük gemileri inşa etmekte hiç de zorlanmadıklarını ortaya koyuyor.
İdris Bostan’ın da altını çizdiği gibi, 1571 İnebahtı, 1770 Çeşme ve 1827 Navarin deniz muharebelerinde, Osmanlı donanmasının tamamının imha olduğu mağlubiyetlerden sonra bile, çok kısa sürelerde eskisinden geri kalmayacak yeni donanmaların inşa edilmesi, Osmanlı denizciliğinin gücünü gösteriyor.
Osmanlı denizciliği konusundaki yüzlerce desen, resim, gravür ve minyatürle bezenmiş ‘Kürekli ve Yelkenli Osmanlı Gemileri’ adlı yapıtıyla denizciliğimize farklı bir bakış açısı getiren Prof. Dr. İdris Bostan, kitabının Önsöz’ünde şu çok çarpıcı satırlara yer veriyor: “İmparatorluğun son dönemlerine kadar, gemi inşa sanayiini kendi imkânları ile yürütmeyi başaran Osmanlıların, çağdaşı devletlerin hiçbirinde görülmeyen bu üstünlüğü bile henüz yeterince incelenmemiştir.”Bu tespitin sahibi Prof. Dr. İdris Bostan ile, Türklerin dünya denizlerindeki macerasını konuştuğumuzda, kendisine ilk sorumuz, “Türklerin tarih boyunca denizlerden uzak kaldığı anlatılır. Bu konuda neler söylersiniz?” şeklinde oldu.
Bir yıl önce, Mehmet Akif Erbaş’ın yâran meclislerini konu alan ödüllü belgeselini izlerken bu geleneğin Çankırı’da bozulmadan devam ettiğini öğrenmiştim. Ahiliğin temel prensipleriyle toplumun her kademesinde görev alacak üstün karakterli insanlar yetiştirmeyi hedefleyen “yâran” ocağının yakılıyor ve yaşatılıyor olması gerçekten heyecan vericiydi. Yâran meclislerinin belgeseldeki canlılığıyla yaşadığına tam olarak inanmak istiyordum. Bunun en kestirme yolu da bir yâran meclisinde bulunmaktı. Avrasya Yazarlar Birliği Yönetim Kurulu olarak Çankırı Ahi Yâran Meclisi’nden davet alınca sanırım en çok heyecan duyan ben oldum.
Avrasya Yazarlar Birliği Başkanı Yakup Deliömeroğlu, Başkan Yardımcısı Ali Akbaş, yönetimden Osman Çeviksoy (ben), İran Türkmensahra’dan sanat tarihçisi Abdurrahman Deveci olmak üzere dört kişi 30 Ocak 2010 Cumartesi günü 15.15 otobüsüyle yola koyulduk. Sis ve yağmur dışında hava muhalefetiyle karşılaşmadık. Yolculuğumuz güzel geçti.
Sıcak karşılama…
Otobüs terminalinde bizi, Türk Ocakları Çankırı Şubesi Başkanı Ali Harmancı, yönetimden Çankırı Yazarlar ve Sanatçılar Derneği Başkanı Ahmet Kurt, Nuri Erkenci karşıladı. Dostça, içten bir karşılamaydı bu. İnceden inceye çiselemekte olan yağmur bizi ıslatmasın diye Nuri Bey minibüsü neredeyse otobüsün kapısına dayamıştı. Terminalden doğruca Türk Büro Sen Çankırı Şubesi Başkanlığına götürüldük. Orada bizi bekleyen Başkan Metin Memiş, Emekli Edebiyat öğretmeni, aynı zamanda Çankırı Aksakallarından Fikri Demirok ve Nüfus Müdürü İlyas Haliloğlu’yla tanıştık. Fikri Bey’in eski halini bilenler sakalın ona yakıştığını söylediler. İlyas Bey, on gün önce dede olmuştu, ihtiyarlık imasında bulunmak suretiyle ona takılarak sevincini paylaştılar…
Yâran meclisinde yemeği ancak gece yarısına doğru yiyebileceğimiz için arkadaşlar hazırlık yapmışlardı. Tıka basa olmamak kaydıyla karınlarımızı doyurduk. Mecliste yemek yemezsek, gevşek davranırsak cezası vardı. Bu bilginin ne kadar gerçek olduğunu meclis yemeğinde anlayacaktık.
Takdim ve tanışmadan hemen sonra başlayan yemek ve çay faslında devam eden sohbet ne kadar tatlıysa saatin hangi ara 19.30 olduğunu anlayamadık. 20.00’de Yâran Meclisi’ne kabul edilecektik. Gecikmek olmazdı. Yıllarca yâranlık yapmış Fikri Bey bizleri kısaca bilgilendirdi. Meclise kabul vaktimiz yaklaştıkça heyecanımız ve merakımız artıyordu. Yakup Bey yâran meclislerinin yabancısı olmadığından rahattı.
Hükümdar huzuruna çıkar gibi…
Bir önceki belediye başkanı tarafından Ahi Yâran Meclisi Gençlik Eğitim, Kültür ve Dayanışma Derneği’ne tahsis edilen Yâran Evi’ne gittik. Meclisten önce misafir evine (odasına) alındık. Orada, içeriye nasıl gireceğimiz, nasıl selam vereceğimiz, sonra ne yapacağımız bir kere daha hatırlatıldı.
Hükümdar huzuruna alınacakmışız gibi bir duyguya kapıldım. Derken elinde turasıyla Çavuş geldi. “Buyurun misafir ağalar!” dedi. Çavuş önde, biz arkada yâran evine girdik. Ev geniş, yüksek ve ahşap tavanlıydı. Duvarlar, iki boy işlemeli siyah kare kumaşlarla simetri gözetilerek süslenmişti. Karşı duvarın tam ortasında ocak vardı. Süslü ocağın iki yanında ve bitişik duvarlar boyunca minderli, yastıklı sedirler uzanıyordu. Minderlerin üstü, yastıklar halı kaplıydı. En görkemli iki köşe, ocağın sağ yanındaki Büyük Başağa’nın, ocağın sol yanındaki Küçük Başağa’nın köşeleriydi. Üzerleri kapalı, yanları tüllü, minderleri yüksek, işlemeli, büyük, beyaz yastıklarla desteklenmişti. Taban tamamen halılarla kaplıydı. Ortasında ocak yanan duvarın Küçük Başağa tarafında “Kız anadan öğrenir sofra düzmeyi!” Büyük Başağa tarafında “Oğlan babadan öğrenir sohbet gezmeyi!” yazılıydı.
Herkes iş geliştirme, markalaşma, girişimcilik peşinde koşturuyor. Yerel kalkınmanın önemini yavaş yavaş kavrayan yöneticiler, işadamları ve politikacılar bir şeyler yapma peşinde.
Her yan fokurdayan bir kazan gibi buharı üstünde, heyecanlı. Bunların hepsi çok güzel elbette.
Ancak ne AB kadın girişimci eğitimleri, ne herkesin marka uzmanı olması ve pazarlaması bir model geliştirmeye yetmiyor.
‘Biz “biz” olmadan nasıl bir ortak payda etrafında felsefemiz var edilecek?’ sorusu cevapsız. Ortak değerler alanı yaratmamız ortak ideal getirecektir. İdeolojiyle bölük pörçük doğranmış zihni dünyamızın ve hayat tasavvurumuzun yeniden inşası felsefi bir zemin doğuracak bize.
1000 yıllık Ahilik geleneğini ve felsefesini ExpoChannel’da özel bir programda Ahi Kültürünü Araştırma ve Eğitim Vakfı Başkanı Galip Demir’le üç saat tartıştık. Gelen telefonlar inanılmaz bir heyecanla kültürel kökten kopan çığlıklar gibiydi. Eski, tarihte unutulmuş bir dinî akım sananların bile olduğu Ahilik elbette bir “yol”du. O nedenle bugün biz yolsuzluk sözcüğünü kullanıyoruz. Ahilikte sahtekarlık yapan, eksik gramajda ekmek satan “yolsuz” ilan edilirdi. Bu yoldan çıkana bütün kapılar kapanırdı.